Birbirimizden gittiğimizin zamanın, zamanını hep unuttuk. Bazen işimize geldiği için, bazen birbirimizin farklılıklarını geç fark edişlerimizden, bazen hiç bir zaman aynı pencereden bakmayışlarımızdan, bazen başkasını sevişlerimizden yani bazenler bütünü veya bütünü oluşturan tek bir bazen…

Aynı gözlere sahip olmadığımız gibi, diyelim ki, aynı açıdan bire bir aynı açıyla baktığımızı varsaysak bile aynı şeyi aynı canlılıkla görmek mümkün mü? Aynı sevinçle karşılamak gördüğümüz şeyleri, duyduklarımızı. Aynı sesleri aynı titreşimlerle mi duyuyoruz; seni seviyorum hepimizin kalbinde aynı bam teline mi vuruyor. Sevgi sözleri ile kırıcı, yıkıcı sözler ağızdan çıktığında hepimiz için aynı mı değerlendiriliyor. Yani özetle hepimizin kalbinin duyuşu aynı mı? Hassasiyet, sevgi ve saflık, duygusuzluk, nefret ve acı aynı mı hepimiz için? En çok kiminle konuşmaktan keyif aldık uzun zamandır, kiminle ağlamayı özledik; kiminle içmeyi, gülmeyi?

Zamanını unuttuk demem bundan. Hatırlıyorsak bile az çok zamanını, üzerinden geçmiş olması bu nedenden. Çünkü duyduğum şey tek doğru ve tek gerçek.

Insan sadece kendi zamanında yaşıyor. Aynı anda ölemiyor mesela iki kişi, diğer partnerin ayrılma hızı sendeki, bendeki canla aynı anda olmuyor. Yas tutuyoruz bu sebeple sık sık. Biz kendi zamanımızda hep bir çeşit yas tutuyoruz. Geçmiş güzel zamanların, şu anın yasını koşturmacalarımızın içinde unutuyoruz. Yas ve yaş kelimesinin anlamdaşlığını unutuyoruz. Kelimenin kadim manasını, bildiğimiz anlamı ile sınırlı tutuyoruz. Ulvi anlamlarını basitliklere döküyor ve cümlelerde sarfedip gidiyoruz.

Canımız yanıyor sonra, basitleştirdiğimiz her şey için;

yaşayıp bitince, yani zamanı geçince unutuyoruz.

Ardında, önünde kalanlar canı sağolsun; ya da küfürler dökülsün yahutta yok sayılsın. Anlamını yitirdiğimiz her kelimeye belki manasını geri verirsek, helallik istersek, kelimenin gerçek manası ile belki de daha çabuk iyileşirdik.

Mesela sadakat. Aldatmak veya aldatılmak yerine kullanılsa; sadakatin, sadrın akti olduğunu hatırlasak ve bu aktin sadece özümüze verdiğimiz akit olduğunu hatırlasak diğer kelimelere ihtiyaç kalır mıydı? Kalır mıydı dürüst olmayan ilişkiler; saf kalpler bu kadar zarar görür müydü, incinir miydi?

Açık yaranın alındığı bu yerden, kendi kalbi ile çıkabilir mi insan? Kabulde, daha çok kendini bilerek; ama yine de incinmeye açık kalmış bu yerde, kendi aktini zor da olsa hatırlayıp çıkabilir mi insan?

Bildiğim ben çıkamazdım, sadece dürüst ve safça tek cevap. Çıkamazdım.

Sürünür bu yolda, ölür; ateşlerin içinde yürürdüm.

Zamanla öğreniyoruz; bazen zorlu yol en iyi yoldur manayı anlama yolunda.

Bilmediğimiz, henüz yaşamadığımız ise, her deneyimi yaşamak zorunda değiliz ki! Haklısınız, haklıyız. İyiyi istediğimizde bir başka dünyada kötüyü de çağırırız. Varlık hiç bir zaman tek başına doğmaz hem onu varedenle birlikte dünyaya gelir. Yani biz başı ve sonu hep aynı anda zikr ederiz. Ve o ilahi üçüncü kelime ona ‘Ol’ der. Sistem böyle çalışır, böyle çalışmıştır ve de böyle çalışacaktır. Konuya dönersek;

Insan aldatırken, aldatılmayıda aynı anda doğurmak halindedir; aklına kötüyü getirme değildir bundan kaçış. Çok mutlu olmayı isteyen biri, emin olun diğerini de çağırır yani mutsuz olmayı. Çok aşık olmayı isteyen, çok nefreti de çağırır beraberinde. Bu sebeple çok istemeyin derler, aşırı hızla gittiğin her uçurumun sonunda bir uçurum vardır. Sebep çok basittir çünkü, basit bir şekilde şu şekilde anlatılabilir. Sonsuz gökyüzünün altında sonsuz toprak ve bunun üzerinde ayakta duran insan, üç yang çizgi, ilahi olan. Gök ve yer arasında, harekete geçirendir insan. Çoğu isteyen ya göğe yanaşır ya toprağa; seyirde kalan akar; her şeyin aynı kalmasını isteyen de durur. Ama ilginç olan, evren üçünü de istemez canlar; çünkü der ki ben hepsiyim, hiç biriyim ve üçüyüm. Yani özetle yakar, yıkar; ritme döndürür ve susar; hem de sonsuz döngüde; sonsuz defa; senin yıkılacağını bile bile sonsuz kez. Sen her seferinde insan diye seslenir sana, ayakta kalmak zorunda değilsindiri hatırlatır defalarca kez. Işte bu yüzden ölmek, sürünmek, nefesini tutmak, koşmak, ataletsiz kalmakta özgürsündür; bunu sana defalarca, sen senden geçene kadar defalarca yaptırır; sen seni eritene kadar.

Yani sen de sen eriyene kadar, bilyonlarca kez. Ve de tek bir kez. Tek bir nokta kavramı işte böyle anlatılır. Ömrünü milyonlarca kolaylık, milyonlarca zorluk ve milyonlarca haksızlık, milyonlarca vefasızlık, milyonlarca kaybediş ile bile yaşasan!

Sana SADECE YAŞA VE BANA BIRAK der. Yani bu üçlü döngüde senden istenen sadece yaşamandır. Sırayla ölüm, yaşam ve doğumdur bunlar. Sen akmayı kabul ettikçe, senden geçeceğini bilsen de; doğum ve ölüm hakkını Hakk’a teslim edersin. Sır buradadır birazda. Sırrı kaldırınca ayna, aynalığını kaybeder.

Bunu tekrar eden bir döngü saymak insanın aynaya tutunması, ayna da kendini görmeye devam etme isteğinden gelir. Ayna da ayan edilen, beyanın tohumudur. AYn, ay, ayna, almancada ein (okunuşu ayn şeklinde) hepsi ve nicesi aynıdır.

Çok ince noktalar gizlidir burada, sır edilen aynaya. Soru şudur; sır olmasa gerçeklik nasıl olacaktır? Işte çoğumuz sırrın kalkmasını bu yüzden talep etmeyiz.

Bu yüzden aldatanı suçlar, aldatılana hak veririz. Çünkü aynayı kırmak kadar sırrın açığa çıkmasından korkarız. Kimse hakkı olduğunu düşündüğü haklarını elleriyle devretmek istemez. Aynalar dünyasındayız, aynahaneler dünyasında. Karşımızdaki sır olur bu sebeple bize. Ta ki biz talep edene kadar sır açılmaz.

Eder miyiz, eder misiniz?

Bu yüzden devam eder misiniz aldatılmışı veya aldatmayı oynamaya? Cesaretiniz var mı sadrın aktini duymaya? Sadr, bir makamdır; başka bir nota. Sesi içten duyulur, sesi sessizlikte sadece bir ritm olarak var olur, var olmuştur. Duyabilmek için, hassas saf bir kalbe ihtiyaç vardır.

Sana seslenirken der ki, arketiplerini bırak; kurban rolünü, savaşçı rolünü, yaralı rolünü, kahraman rolünü, masum rolünü bırak. Bırak ki arkasındaki herşey, alabildiğine aksın… Aynahanedeki yansımana tutunmayı bırak der var gücüyle. Kaçtıklarını cesaretle kucakla, hadi! Hadi!

Sadece dürüst ol kendine der. Hani çok sevdiğiniz yere giden bir yol var bildiğiniz. Ve oradasınız diyelim. Mutlusunuz ya; velhasıl dönmek zamanı da gelmiştir bir vakit sonra. Aynı yolun karşı şeridine geçer ve dönüş yolculuğunuz başlar ya işte bunun gibi açlışır ikili zıtlıklar. Yolun çift taraflı olmasına benzer bu gidiş dönüş aksları, aldatmak ve aldatılmak gibi. Yani hem etken hem edilgen hal aynı anda oluşur. Yani hem etkisinizdir, hem de tepki. Aynı anda tek bir nokta gibi. Siz, oraya en çok istediğinizle gitmeyi isterken; karşı şeritten dönüyordur sevdiğiniz sevdiğiyle. Hani en başta demiştik ya, ne zaman birbirimizden gittiğimizin, zamanını hep unuttuk diye.

Bir yer bir nota var burada,bir detay. Bütün bunlar olurken aslında biliyordum dediğiniz tek bir an; sadr’ın notasıdır o işte. Size kendinize verdiğiniz sözü hatırlatmak için ufacık bir atışla dokunur. Üçleme de tam da bu hatırlatıcıdır hep kaçırdığımız, kaçırdığım. Siz aynada kendinizi görüp, kendiniz gibi olmasını beklersiniz bütün gördüklerinizden her zaman. Ama sistem böyle işlemez ya, ışık hızı; yani gördüğünüz ses hızından kat be kat fazladır ya, yani aynada gördüğünüz sizin, sesi size ulaşana kadar iş işten geçmiştir.

Peki ya o nota var ya bahsettiğimiz; o notayı bilişimizle biz harekete geçseydik.

Yorum bırakın