kısa tarih

ufacık bir çocukken öğrenir ya sevilmeyi, güven duygusunu çocuk. ben öğrendim diyemem. otuzbeş yaş boyunca, yalnız kalmaktan çok korktum.  sevdiklerim yanımdayken yalnız kalmayı öğrenmeliydim halbuki bu tecrübeyle, öğrenemedim!

Beş yaşında oğlum ve onbeş yaşımda sonradan edindiğim oğlum yanımdayken bile tek başına olmaktan deli gibi korktum. Sorumluluk almak, parayı taşımak ya da çoğaltmak,  ben diye çıkışlar yapmak bile korkunç dikenlerdi benim için. Ki bunları yapabilmek demek, dikenlerini sürekli kendime batırabilecek altyapıya sahipken çok can yakıcı olabiliyordu.

Bu gibi durumların en iyi çözümü, tabi ki ‘sessiz kal, çalışkan ol, elinden gelenin en iyisini yap’ olabilirdi ancak. Benim için sessiz kalmak, daha çok sese sahip olamamamla ilgiliydi. Kendini tanımaya bu kadar uzak olan bir çok insanla tanıştım otuz beş sene boyunca.  Ve bu insanların hepsinin ortak özelliği.  Ya sesleri yoktu ya da seslerinden kaynaklanan ritimsiz bir çok tarafı vardı. Bunların hepsini tanımak mümkün oldu. Hepsi kelimesi komik, ama üç beş değildik biliyorum ve hepimizin hikayesin de ya yalnızlık vardı, ya da uç noktalarda bir sürü tanımsız hobiler, anlar, sapkınlıklar vardı. Sessiz olduğumuza bakmamak lazımdı.

Küçükken, ‘bakmayın sessizliğine’ dedikleri çok an vardı, şimdi evliyim ve kocamın da, aynı şartlar olmasa da, benzer şeyler söylemesi garip değil sanırım.  Tahmin edilebilir ve benzer etkiler, tepkiler tüm hayatımız boyunca artık üzerinize yapışan küçük etiketler olacaktı. Değiştiremiyorsan, “öylece kabul et” de, bizim gibilerin verdiği nacizene tepkiler olacaktır ne yazık ki!

İşte bu sessizlikte, ifade bulmayı öğrendiğim yöntemim de yazmak oldu benim icin. Kendimi düşüncelerimden özgür bırakmayı böylece öğrendim.  Çocukluğumdan beri duygularımı ifade edebilmenin tek yolu… Ve yolu bilirsiniz! Başladığında, asla bitmiyor…

Bu kadar yasanmış senenin, dönemleri var bir de. Bildiğim, hatırladığım sürecin yüzde doksanında; diğer insanlara uyum sağlayıp,  onların normal tanımladıkları yaşamlarını sürdürebilmek adına verdiğim çabalarla dolu.  Kendi adımın ifadesi değil de, varolabilmenin tek yolunun bu olduğunu sanmamdan kaynaklanan neden, sonuç ve kesin kabullere bağlı değer sistemi alışma denemeleri ile dolu. 

Sonra… Sesim tamamen duyulmaz oldu ve dışımda duyulan ses, sadece bir uğultu gibi kaldı. Küçük bir kız çocuğunun sesini var etmeye çalıştım; hala duygularının ne olduğunu öğrenmeye çalıştığı bir kağıt var konsolunun üstünde. Çok erken yaşta, neden bu kadar uyumsuz olduğumu öğrenmek için psikoloji kitapları okumaya başlanan süreç; Hala, okunan iki üç sayfadan sonra, düşünebilmem için iki üç saat zaman sağlayan kitaplarla devam ediyor. Ve bunu çok samimi söylüyorum, son üç sene, bu okuduklarım olmasaydı, bunu yazabilen kişi değil de, toparlamaya için gerçekten uğraş verdiğiniz kişi olacaktım.

Altı senedir ilk defa, tam yedi gündür uzağındayım en yakın tarihimin. Bu büyük bir zaman ve kısa bir an biliyorum. 

Bu hafta otuzbeş yaş son buldu biliyorum. Ya da daha basit şekliyle bir dönem diyelim. Süreçte; çok şeyi kabul ettim ve de birçoğunu düzeltmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Bir olabilmek adına, yalnızlık olmasın diye. Sevgi ve saygı olsun  diye. Ve hiç birini gerçek anlamda başaramadım, en azından kendim için olanlarını . Başardım dediğimi  de küçümsemiyorum veya hiçe saymıyorum bütün yapabildiklerimi. Bu bir döngüydü. Kitabımın beni gülümseten ve devam edebilmemi hep zorunlu kılan küçük bir devin olduğu sayfaları içeren bir aşk kitabıydı.

Bu altı sene, aile sandığım buzlu camın tuz buz olduğu dönemdi ve evim sihirli bir sığınak oldu ilk defa. Evim, içimdeki ev benimle yaşadı, beni korudu ve büyüttü. Kocam sessizlik içinde ve bazende elinde baltayla hiç olmadık yerlerde yaralar açtığı zaman bile, sığınak olmayı başardı. Her yeni kaybımla eve yeni bir canlı geldi. Sabah Günaydın diyebileceğim, bir sürü yeni varlık. Benim evim hiç küçük olmadı! Kalbim, ruhum hiç bir zaman küçük olmadı ki, o küçük kalsın.

Evimi, şu an kendimi sizin yanınıza taşıdığım gibi taşıyamıyorum sevgili dostlarım, ki gerçekte varolanın da bu olması beklenemez. Ne kadar özlersem özleyeyim, evim, artık benim kalbimde ve oğlumla beraber atıyor. Dilimde ne kadar istemediğimi söylesem de yalnızlığı, bununla doğmuş ve bununla tanımlanmış yaşamım.  Hiç bir zaman bir olmak diye inatla istediğim bir yaşam gerçek değilmiş.  Ve bu yaşam da sıkılmak denen  kelimeyi, yaşam denen kelimeye ben çevirebilirmişim. Ve yaşam benim. Oğullarımla, ki kendi karar verebildikleri zaman gelinceye kadar akması gereken yolda hiç durmaksızın akacak. Kabuksuz kaplumbağa misali, taşımaya korktuğum ve hep paylaşmak dediğim, aslında gerçek tabiriyle kendi kabuğu yerine yanındakinin kabuğunu, kendi evim bellemiştim. Farkına vardıysanız bile, bana asla bunu belli etmediğinizi belirtmek isterim. Neyse ki artık kabuğumun güzelliğinin farkına vardım.  İyi haber bu:)

Sesim olduğunuz ve bana bu haftayı yaşattığınız için kendimi çok şanslı hissediyorum ve tekrar tekrar hayatımda varolduğunuz için teşekkür ederim çoook. Altı sene önceki neşeli halimi özlemişim mesela, gülmeyi ve gülerken sarılmayı, içerken güvendiğim bütün  dostlarımın yanımda olmasını, aslında cümlenin doğrusu DOSTLARIMLA içmeyi ve beni tanıyıp, bana beni anlatabilen, HATIRLATAN bu yüreği kocaman insanları çok özlemişim. Özetle sizinle beraber büyüdüğüm için  çok şanslıyım ve hep çok şanslı hissedeceğim kendimi. Bu yüzden her zaman her eziyetinizi, ki bu Barış için geçerli; her siteminizi, bu benim sonsuza kadar her nazını çekip her sitemini kaldırabileceğim kardeşim Meltem için; uçurum da durup atlasam, düşerken bile beni tutup çekecek olan tek insan, Ozan için, geçerli olan sonsuz kapasiteli bir sevgi jeneratörü var içimde. Sonsuz kullanım hakkına sahipsiniz bütün kesintiler de.

Yürekten istediğimse, içinizde varolanı benim gözlerimle görebilecek ve değerini bilecek sevdiklerinizle, sağlıkla ve huzurla yaşayacağınız bir hayat diliyorum.

zamanın akışta…

zamanın peşinde birileri var. ya kaçıyor ya da saklanıyor birilerinden…

onun bazen de sadece durduğunu söylüyorlar, bence bu hikaye sadece çöl için geçerli olsa gerek, ya da uzay boşluğu ve belki de Marsta.  ne bileyim işte hiç deneyimlemedigim o zamansız anların birinde olsa gerek. uçaktan atlarken veya bir kuşun kanadında uçarken de olabilir. yani en durgun, en kabullenmis veya nefesinizi kesecek anlardan biri olsa gerek, derinde… belki de işte bu anlar hayata devam edebilmek adına küçük esler olsa gerek.

zaman bazende tamamen hızlı …son süratle akan bir trenin kompartimaninda, açılmayan herhangi bir camı açabildiğinizi düşünün ve kafanızı dışarı çıkarın. içeri geri döndüğünuzde saçlarınız bembeyaz olmuş.  yüzünüzde hiç tanımadığınız çizgiler var. Siz, hiç kendinizi görmediğiniz ve duyumsamadiginiz gibisiniz. Kendinizi tanımıyor olmanız  da olası bu durum için. 

ve bazen de çok yavaş.  cevaplar ve sonucları beklerken mesela… meditasyondayken ne bileyim. aşıkken ve karşılıksızken.  ödeme beklerken ve de ölümü . askı da beklerken yani…
peki diğer anlar nasıl oluştu? yavaş geçsin derken hızlı; hızlı akarken biraz yavaşlasa dediğimiz anlar. hatta dursun yeter artık dediğimiz anlar.
İşte şu an ve dakika itibariyle hissettiklerim bunlar. zaman, bu gece çok hızlı!cok yavaş! bu gece, ben çok yakınında ve cok uzağındayım kendimin. bu gece, çok soğuk ve cok sıcak içim. aynı rakı boğazından geçerken bıraktığı acı gibiyim bu gece. bu gece hem evimde, hem uzaydayım. bu gece ben, ben değilim.
zaman bugün benim içimden böyle akıp geçiyor.

Her iki ada arasında, birbirini gören, birbirine bakan bir nokta var. Işık içinde. Ve bir yol  biliyorum, anılar ve  anlardan oluşan bir köprü. Şu an bütün yazdığım, sadece hiç unutmamak için…

Keşke kokuları içine koyup, ne zaman ihtiyacimiz olduğunda çıkarıp hatırlayacağımız, kalbimizi yeniden hissettiğimiz kutular olsa…
İçlerine o kokuyla beraber, o an tüm hissettiklerimizi de depolama şansımız olsaydı eğer; her anı, sonsuza dek taşınır mıydı ceplerimizde? Yürek bu kadar fazla alınan oksijenden çatlar mıydı, zira alışık değil ya bu kadar sevmeye, sevilmeye?

Ve kutuya depolanacak anılar için bir prensip olsa mesela! Aşk olsa, dostluk, destek, sonsuz sevgi, güven, ilk heyecanlar, hayatımızdaki enler, sonsuz hissettiğimiz anlar mesela… Ve gülüşler. Unutmayı hiç istemediğimiz zaman aralıklarını da depolansa canlı yayın gibi, ne zaman istesek, su gibi aksa içimizden…

Mesela her akşam uykuya o anılarla  dalabilecek kadar şanslı olsak. Yastığa yorgana yükleme programları olsa kutuların, dolum süreleri, yeniden yükleme için kullanım aralıkları. Son kullanma tarihine kadar tepe tepe kullansaydık mesela!

Artık hiç yalnızlık kalmayacağını bilsek bile, içerikleri önemsenmeksizin bazılarınımıza damardan verilseydi bu kutular. Hiç bırakmak istemediklerimiz, bırakmak zorunda olduklarımız olmasaydı!

Burada hiç yapılmamış, defalarca kelimelere dökülse bile, asla, hiç depolanmamış kutulardan bahsediyoruz. İnsan sadece beynine hapsediyor o anları,   kamera doğru açıdan yaklaşmış ve  yeterince ışık almışsa; anılar her iki taraf içinde hep canlı kalıyor.

Sabah karanlıkların içinden doğuyor yine. Sesler sadece en kabul edilebilenlere ait. Kendi içinde, ritimsiz, uyumsuz ritmi oluşturuyor. Ait olmadığı bir kutu da yankılanırken ve sadece gürültü olabilecekken, şu an sanki sonsuz bir senfoni gibi… Gün, ışığını, geceye teslim ettiği her gece devam edecek bir senfoni!

Işıklar sızmaya, renkler değişmeye başlıyor şimdi.  Insan yapımı ses uğultuları,  gürültülere dönüşüyor; en doğal olana ait ses daha az duyulur oldu şimdi. Yeni bir gün için ritimsiz ritm başladı. 

Gün doğdu ve yarın oldu. Ses çoğaldı. Gözümüzü kapatınca tasarlandı senfoni ve açınca gözümüzü, birşeylerin arasında, içinde kaldı. Birbirinin içinde erimedi harflerle oluşan sözcüklerin tınıları. Anlamları farklı olunca da; senfonide de sık sık es’ler oluştu. Her durakta bir mola verildi. Silinip giden notalarla beraber yeni ritmi oluşturmaya çalışan, yeni bir devinime girdik. Tekrarlar, es’ler ve aksak ritim içinde, kendi sesimizi duymak için durduğumuz da en çok kendi sesimizden korktuğumuzu farkettik. Notalar, herkesin bildiği notalarken; aşk ile yakalanan ritmin pesinden koşmaya kalktık. Bütün hayatımız boyunca peşinde koştuğumuz senfonide, sadece bir cümleyi yazmak, ne kadar yetersiz, ne kadar insana özgü geldi…

İnsan,
Şu an bıraksan herşeyi, tekrar uykuya dalınabilecek ritim geri gelecek. Ezberleyip su gibi akana kadar gece içindeki senfoni, geceleri pencereni sakın kapatma!

horozlar ötmeden uyumam ben!

Gündüz ve gece arasındaki en büyük fark derin bir uyku olabilir çoğu insan için. Ertesi güne tekrar zinde başlayabilecek bir dinlenme hali, sonrasında sabahtan aksama ister yoğun, ister orta, ister hafif geçen ufak koşuşturmalar… İşin ne, tanımın ne olursa, yaşın kaç olursa olsun, 24 saatin tanımını oluşturacak her şey ve her kimse için geçerli durum bu.
Peki ya gündüzün işte bizim kendimizce tanımladığımız ‘eh işte’ ayarını geçmediysek ve kendi koyduğumuz başarı çıtasını aşamadıysak… İşte, beklenmedik anda kendi sahanızda bir gol sayın oyuncu. Eh tahmin edin ki, kalan kısa zamanda, yani akşam, bari sevgi kotamızı dolduralım da rahat edelim sonuç versiyonlarından sadece biri. *2-1 durumu. Aman kimse bana dokunmasın da yalnız takılayım bir başkası. *1-1 durumu, son dakikada atılan gol yalnızca bu. Bir de *0-1 durumu var. Ara bilgi: Dikkatimi çekti tekrar okurken, hayata hep bir puan  vermişim, malum  futbol maçı için 0 puan mücadelesiz gün geçirmek sadece.
Ve bu *0-1 durumunda…Dikkat! Kafan dolmaya başlar o sözde uykuda, uslu uslu uyumayı kabul etmez beden. Gecenin bir yarısı sızılarla uyanırsın ve sürpriz! Artık beden için, sabah ezanı duymadan (olmazsa olmaz deyimidir bu uykusuzluğun) uykuya düşmeye çalışması kaçınılmaz olur…
Ve en basit tanımıyla;
Stresi vücut kendi tanımlarken, stres etkenini sakinlestirecek bir kişi, bir ilaç, bir papatya çayın yoksa yakınında. Kendin de zaten bu konu da müthiş  başarısızsan. İşte o zaman, gündüz ve gece arasındaki farka nail olamıyorsun canım.  O koca 7gunx24saatx32hafta tanımsızlaşıyor. Çıtayı koyan sen olduğun halde, çıta daha derin bir yalnızlığa çekiyor seni.

Eh bi de benim gibi,

yalnızlıktan ödün bokuna karışıyorsa, en büyük korkun işte o derin sessizlikte çıkageliyor. Gece gözlerin kapanınca, alttan alta veriyor gazı. Sonuç üstadım: Yalancı uyku da gidiyor. Gece ne yapılır ey arkadaş, gece ne edilir? bildiğin mi var! Keşke gündüz işleri gece de olsa. Özgürce  çıkabilsek dışarı, kafanın içindekilere en uzak mesafede kalabilsek. Keşke daha çok televizyon izleyip, daha çok papatya çayı içmekle sorun morun kalmasa… 
Papatyaların tükenmesi dışında. Ayy bana ne tükenmekte olan papatyalardan şu saatte!

Mesela ben çift kişilik yatakta uyanınca zorlanıyorum en çok,  yani yatakta boş kalan alanlar daha da batıyor gözüme. Gece gece ne göz benimki de 🙂 Tek kişilik, kafi bir yatak lazım  rahat bir uyku için.
Ya da oğlumla okulun bize verdiği uyku saatinde uyumak için bütün gün kardiyovasküler çalışma da iyi gelebilir yatağın boş tarafına! Papatyalara özgürlük!

Su an mutluyum ve yalnızlıktan kurtuldum. Uyku bile gelmeye başladı,  saat sabah ezanına yaklaştı yine olsun. Gülerek uyumak, gülümsemek, kalbin yeniden sevgi ile dolması.  *1-0 durumu yani. Kendim başardım, hu huuuu 😄😆😘

Hadi size de kolay gelsin, iyilikler;)