hayaletlerimiz

acı, ölüm ve yaşam

Aslında hiç yüzleşmemişiz hayaletlerimizle; cesaret kibrimizin altına sarılıp, karşılarında durduğumuzu sanmışız. Karşılarında ayakta durup, pelerinsiz kalabilmekmiş, durabilmekmiş asıl gerçek. Canın acır biçimde, kanar halde, hatta ve hatta son kalan gücünle bile hesap sormakmış gerçek. Sesin kesilene kadar; yere düşüp karşılarında ayakta dikilemeyene kadar bağırmak; hep yuttuğun sesinle; küçücük ellerinle yumruklamakmış. Her tuttuklarında elini; çekip kurtaramamakmış ellerini. Daha çok acı içinde nida atmaya çalışırken sesinin artık çıkmadığını bilmek  yine ayaklarının dibine düşmekmiş gerçek. Yani özetle, başladığı yerde bitirmekmiş gerçek. Şu anki halin ve o küçücük halinle elele susmakmış sonrasında.

Bu susuştan kalan; kor bir kalp! Nasıl bir kalp biliyor musun? Bu kalp iyileşmeye çalışıp çalışıp o alevler içinde yeniden parçalanan içten içe yanan bir kalp. Asla eskisi gibi olmayacağından değil; artık o kalp kalmadığından. Çıkıp yürüyecek gücü bulduğunda ise sürünsen de dönmezsin artık oraya; senin bütün illüzyonların yanıp bitince, seni oluşturduğunu sandığın bütün gerçekliklerinin üzerine yığıldığı bir depremdir bu. Enkazdan çıkan, başka kişidir artık. Ne o sularda yüzer, ne de önceki yüzdükleri ile yüzer. Sadece bırakır gider her şeyi ve herkesi. Kurguların bütün oyuncularını.

Ama bilir, her senaryoda o oyuncuların bir tanesi; en sevdiği, kalbinin en ince noktası seslenir ona. Bu ses, bütün sistemin çökmemesi için değil; o sistemi ayakta tutmuş olan tek noktadır aslında; bu illüzyonda gerçek olan tek gerçek sevgi seslenir. Ama bu parçalanma öyle büyük ki; tutulabilecek sağlam bir köşesi kalmamıştır ne de ucundan kişinin tutup, işte bu küçücük kalp için kurulabilecek bir dünya. Her gün bir nevi umudu ayakta tutmak için bir umutta olsa uğraşan bir canlılık arar her gün annesi Atlas için. Evet adı Atlas, annesi koydu bir gün marina da teknelerin arasında yürürken bir akşamüstü adını. Akşam üzeriydi; Kaş’talardı. 

Anlatmak istediğim hikaye işte asıl burada başlıyor.

Bir kalp ancak bir annenin kalbinde çocukları ile beraber atabilir. Ancak bir anne anlayabilir bunu; yüzlerindeki, seslerinde en ufak değişimleri; nefes alışverişlerini bile takip eden bir anne anlayabilir. Kalbin biri az duyulur olduğunda ancak bir anne zihninin, ruhunun bütününü akıtıp, onu şifalandırmak için kanat gerebilir. Ateşi çıktığında nasıl olduğunu bilir; canı acıdığında ve de gerçekten mutlu olduğunda. Ve bir anne sadece mutlu olabilmesi için bırakabilir canını; veremeyeceklerini, bir başkasının verebileceğini bildiğinde. Halbuki o kadın, daha iki enkazın altından daha çıkamamışken; üçüncü deprem olmuştur. Ve de dördüncü ve beşinci olacaktır. Orada kalır, en son gittiği yerde, (oğlunun Ada’sının) en son konuşmayı bıraktığı yerde bekler. 

Hangi ülkede yanardağ arka arkaya patlamıştır bu kadar, hangi ülkede bu kadar şiddetli beş deprem üst üste olmuştur. Hangi ülkede, hangi kader de bu yazılıdır?

Hangisi gerçek, hangisi hak edilmiştir. Kalp keşke dursa, bitirse üç kalbin atışını diye dua eder durur; bitse de onları kalbimde götürsem diye. Gerçek acılarını yaşamasam. Ölmeden önce ölmeyi istemek bunun adı. 

Bir çeşit isyandır aslında ama ölümün hançeri tutacak eli yoktur. Bu yüzden kişi kendi kendine batırır hançeri, bazen biri kılığında bazen de gerek kalmaz birine. Bazen en sevdiği yapar… 

İnsanın umutlarını kaybettiğinde en büyük gücü elinden alınır; hayatı yeniden var edebilme gücü. Hayal edebilme gücü, gerçekleştirme gücü. Olduğu yerde kalıp, battıkça batmamak için çamurda o kadar ataletsiz kalır ki… nefessiz yaşamayı öğrenmek gibi, ama gerçek olmayan, olasılıksız bir durum bu yazdığım. Nefes olmadan yaşamak öyle imkansız ise; bataklıkta kalma hali sedece. Yaşam formunun başka bir yapısıdır sadece. Yani sadece nefes ritmini değiştirmeye bağlıdır batış ve çıkış. Peki güzel hayaller ve umutlar; işte onlar kişiyi dibe çeken öfkeler, kızgınlıklar gidince belirmeye başlar. Kişinin ağlamaması değildir yaşam ne de düşmemesi. Kişinin yaşamayı istemesidir; önce kendi için. Önce kendi için. Önce kendi için. Yoksa kimse kalbindeki üç kalp bile çıkartamaz onu oradan. Yaşamı dondurur sadece. Donmakta bir çeşit ölümdür. Donmak ta aldığından çok vermektir. Insan donar; donmak ister.  Bedenindeki ısıyı azaltmak için bir çabadır donarak ölmek.

Çünkü bazen acı çok fazladır, öylesine fazladır ki, sanki magma yeryüzüne kusuyordur. Bilmediğim kadar çok santigrat derecelerde, sen paramparça olmayı bırak eriyip gitmişsende, yine de hissettirmeye devam ettiğinden, öyle çok soğumak istersin ki; donarsın. Zamanı da dondurmak vardır bunun içinde; bedeni de dondurmak; işte tam olarak saati durdurduğun yer, tam da o dakikadır. Sen bilirsin, sen bilirsin, sen bilirsin… Beşinci depremi sen bilirsin; sen bileceksin. Bilmene rağmen terk edemediğin topraklarda, evinde beklemek tanıdık karanlıklardır. Uzak bir zamanda olmuş olsa bile bütün çatlaklar, hatta unuttursada benlik ayakta kalmak için; hala oluştursa da tanıdık kurgularını; öylece kalmak istersin yine de orada. Tüm kaybettiklerinle beraber işte tam orada; daha çok nefes vererek; dondurmak için bedenini o bataklıkta. Yaşam formatının en az olduğu yere kaçışın ondandır, ya da ondandır kendini daha da bittirmek için çığlıklarını duyan insanların üzerine atlaması. Ya da ondandır hayvanları bu kadar sevmen, senin içini gören ve sadece yanında duranlarla bu sessiz ortaklığın.

En güçlü duygudur bu, en güçlü çığlık. Biri duysun dediğin olay yerine kurtarılmak için ne bir ambulans ne de bir polis ne bir komşu ne de başka yardımı dokunabilecek kimseyi çağımama sebebin çok bellidir. Infaz kararı kişi tarafından verilmiştir. Acı belli ki tahammül boyutlarını çok aşmıştır. 

Ölüm kararı alınmaz, alınamaz, alınmamıştır. Geçici olarak servis dışı olma hali bu, bilerek ve isteyerek şarj aletini, şarj yerini terketmek bu. Iletişim araçlarını çöpe atmak, erişilmemek için kendini güvenli bildiğin tek ölümün eline bırakmak. Ama orada ne kadar herşeyini geride bıraktığını varsaysanda, tek bir şeyi seninle getirdin. Kalbini ve o içindeki en derinindekini. Kalp manyetik bir nesne, sen istesende nefes alır ve sen istemesende nefes verir. Ve bunu tekrar tekrar yapar; sen hatırlayana kadar. Sen tekrar iradeyi o nefesin içine koyana kadar. Senin vazgeçtiğin her şeyi o tutar, sen tekrar sahiplenip bedenlenene kadar. Biz kendimizden daha büyük bir iradeye teslim ettiğimizi; acının şiddeti sıradanlaştığında anlarız. Insan sıkılır, kim ne derse desin; itirazlara rağmen; insan sıkılır ve yaşamı seçer. Irade ile nefes almayı…

Tanıdık bildik huylar devam eder bu sırada, inadına yaşamak istememek, inadına karaya oturtmak tekneyi, inadına dünya kupasını kaybetmek, inadına direnmek! Çünkü özün neden yaptığını unuttu bunları. 

O ilk sebebi. Hatırlamak acı verir; ne şekilde olmuş olursa olsun bu kırılma…

Işte insan en çok, o sevdiği tarafından kırıldığında; kendiyle onun arasına ister istemez bir engel koyar ve sevgiyi hissedemez olur. Alışıldık, tanıdık ten, senin teninden uzaktadır. Sana  o ilk sevgiyi hissettirenden, senden  uzağa konulmuştur. Bitmez tükenmez kavgan bununladır aslında; saati durdurduğun, kalbi dondurduğun yer.

Bazen ana rahmine düşüşün, bazen koparılışın, bazen korumamaları, bazen zarar vermeleri, bazen hastalanmaları, bazen ölmeleri, bazen terk etmeleri…

Ama o ilk neden hep aynı, hepimizde aynı.

O sevgiden uzak kalmak, acıyı yaşamla değil; ölümle hatırlamamız.

Zor olan hep o sevgiyi hatırlamak. Yaşamı yaşamla değil, öldüğümüzde hatırlamamız hep bu yüzden. 

Şu an o kadar da büyük değil acı, şu an kalbim daha sakin; şu an yeniden duyuyorum biraz da olsa kalp atışımı. Bir ritmi varmış, daha tutulmadım lakin… arada duyuyorum.

Hep iyi olmak, iyimser olmak yokmuş; kötü sözler, acıtan gerçekler varmış; kabul etmek zorunda kaldıklarımız, kabul etmek zorunda bırakıldıklarımız. Sessiz kaldığımız, sevgi sandıklarımız; iyilikle dövüldüğümüz onca şey. Tam sekiz aydır yaşanıyor. Aynı yerden kırıp, kırıldığımız; uçurumun dibinde nasıl çıkacağını bilemediğim beni ben yapan yansımalarım. Saf kalbimle, acı dilimle kanattığım için  lütfen tek ricam beni affetmeyin. Yeterince zordu sizin senaryolarınızda ve ben sizi benden ayırıp, dilimle kestim. Kalbimi defalarca, yeni anlıyorum birazcık daha. Ben daha iyi anlayana kadar sakın beni affetmeyin bu sebeple. Paylaşınca çoğalan hiç bir şey yok, kestikçe canın daha az yanmıyor, uzaklaştıkça gidilmiyor sorunlardan bir adım öteye, adam olmadıkça büyüklük taslamak azalmıyor. Acılarımızın içinde en büyük acı ne sana ne bana aitti. Aynı idi,  aynıydık. Yani bir taraf hiç olmadı.

Yaşamayı seçmeyen bizler, seçiyormuş gibi davrandık. Gerçekten seçmiş olsaydık; ben ve sen burada olmazdık.

Kalbinden elini tutmayı asla bırakmadığı ama gerçekte bırakmak zorunda kalabileceğin o tek kalp. Acının yaşam bulmuş hali… Acıyı yaşam formu olarak öğrenmiş bir bünye, gerçek yaşamı mutluluk şeklinde alamıyor sanırım.

(Bu kalp bazı şeyleri daha bilsin. Annesinin en ağır sınavı verdiği bir dönemde, annelerin çocuklarını koruması gerektiğini sanan bu annenin; aslında korunmayan, kollanmayan bir çocuk olduğunu öğrendikten sonra; ayakta kalma çabası içinde tepinirken, kendisinin annesinin hayatını kolaylaştırmak için babasının yanına koyan bir çocuk Atlas; sırf annesi çalışıp, para kazansın, ona baksın diye babasıyla yaşamayı kabul etmiş bir çocuk. )

Sadece bilsin ki ölse de bu can; ondan asla gitmeyecek. Atlas, onun adı Atlas. Annesi tarafından ona verilen ad, bu…

FENG SHUİ ve KADER ANALİZİ

Feng Shui, “rüzgâr” ve “su” anlamına gelen, doğada var olan yaşam enerjisini, yaşanılan mekânlarda harekete geçirme yöntemlerini gösteren eski bir Çin öğretisidir. Chi, yaşam enerjisidir ve bu enerji ile ne kadar uyum içinde yaşarsak, işte o derece huzurlu, sağlıklı ve yaşam ile barışık, aksiliklerden uzak bir hayat yaşamış oluruz. Yapılan çalışmalarda, zaman faktörünü de içermesi, feng shuinin hala günümüzde kullanılıyor olmasının sebeplerinden bir tanesi.

Feng shui beş element ve bunların birbiri ile olan iletişimi ile gerçekleşir. Ağaç, ateş, toprak, metal ve su, bu beş elementtir. Bir matematik içinde düzenlenen bu beş element, yaşadığımız mekanların içine yerleşir. Her yaşam birimi için farklılaşır ve zaman değiştikçe güncelleme yapılmasını gerektirir. Çoğumuzun kulaktan duyduğu çanlar, bagualar (sekizgen ayna) vb bir çok materyelin kullanıldığı sistemden çok farklıdır aslında.  Feng shui, bir mekan düzenleme sanatıdır. Bunu yaparken amaç, insanı her zaman uyuma çağırması ve buna çözüm sunmasıdır. Ama bilinmesi gereken bu çözüm zamanla uyumlu hareket eder. Örneğin beş sayısının mekan olarak denk geldiği feng shui haritasında, bilinçsiz bir şekilde kullanılan metal çan, hiç beklemediğiniz ufak tefek kazalar, sürekli elektronik cihazların bozulmaları veya düşüp kayma sonucu oluşan kazaların olma ihtamilini tetikleyecektir. Feng shui analizi yapıldıktan sonra önerilen çözümler, bu bilgilerin daha sağlıklı kullanılmasını sağlayacaktır. 

Diğer bir nokta da feng shui analizi yapılan mekanda yaşayan kişilerin analizidir. Her zaman feng shui ve kader analizi beraber yapılır. Üst üste örtüşen haritaları düşünün; trafik haritası ve sokaklar; topoğrafik harita ve jeolojik harita gibi… İçinde yaşadığımız mekan ve kişiler birbiriyle ilişkilidir. Ve bu ilişki size bütün hayatınızda uyumu  getirecektir. Kişi analizleri, doğum haritalarına göre çıkarılır. Doğum haritaları ,beş element ve oniki hayvanın döngüsü ve birbiriyle farklı anlamlarda iletişimleri kanalıyla bizlere, tüm yaşam sürecimizi gözler önüne süren çin metafiziğidir. Bu haritalarda, size tüm yaşam süreciniz hakkında bilgi verir ve feng shui haritalarında mekan düzenlemeleri yapmak için temel yapı taşlarıdırlar.

Neden yaşam döngülerimiz bu kadar yaşama bağlıdır hiç düşündünüz mü? Bedenimiz, ruhumuz,çocukluğumuz ve gençliğimiz neden bu kadar yaşama bağlı? Bir ağaç düşünün. İlkbaharda  hayat verme enerjisiyle yüklüdür, yazın en güçlü, en gösterişli edaya bürünür; sonbaharda, yaprak dökümü başlar ve kışın inzivaya çekilir. Bahar da yine döngü başlar. Bu sonsuz chi dir. Sonsuz chi, mekanlarımızda da onunla uyum içinde olursak, işte o kadar uyum içinde akacaktır.

Akışta kalmanız dileğiyle… Sonsuz sevgi ve saygılarımla…






Kapı 

kapılar nasıl mı açılır? bazen sert bir rüzgarla, bazen ılık bir meltemle, bazen bir Dost elinin tıkırtısıyla. Peki kapılar nasıl kapanır bilir misiniz? bazen hiddetle çarpılarak , bazen güvende tutmak için kendimizi ve bazen bir Dost ve bazen de bir aşk gittiğinde . Peki kapılar nasıl görünür olur? yolun başlangıç ve sonlarında. 

Bir mottom vardı. anda kal , anda yaşa . yarının , bir an sonrasının varlığını bilmiyorum. Sadece sevgi var, sevilmekten çok öte  ve çok  daha fazlası . Şu an ben seviyorum. Bitti , bu kadar dedim. işte bu cümleleri oluşturan motto da yine bir kelimeyi eksik yorumladım . yanında yattığım kişi oğlumdu .  kocam değil. bir an nefessiz kaldığımda orada olmayan birini sevmeye devam edebilirim . Ama açılan kapı artık bana ‘hayatın karşılıklı’ olduğunu fısıldadı. ‘karşılığını almadığın kişiler senin hayatından birer birer çıktı.  Hadi cesaret dedi. sevmeye devam et’ dedi. ‘ ama bu hayatında kalmasını gerektirmiyor, bunu hakedecek hiç bir şey yapmadı. ‘ dedi bana.

Yeni bir sorum var şimdi.  hak etmek nasıl bir kelime. kime neyi yüklüyor . kimin yükünü hafifletiyor . 

Kehanet tuttu. akşamüstü bir Emel’in zoruyla gittiğim falcı belli ki bir atışta tuttiranlardandi. söylediği kehanetlerin iyi ya da kötü olması neden önemli olsun ki,sonuç olarak hayatım sarpa sarmıştı değil mi? 30 yaşında veterinerim. muayehanemde 7 24 çalışırken ve ilgime ihtiyacı olan o kadar çok hastam varken nerden çıktı bu kuruntu diye sorguladığım bir dönemde Emelle tanıştık .  emel kafa karışıklığımı bir kalemde algılayan empati gücü yüksek bir hatundu. yolun sonuna yaklaşmış  olan efe sanırım bizi birbirimize hızla yaklaştıran bir köprü oluşturmuştu. Ben efenin uyku aşamasını kolaylastirmaya çalışırken Emel de ani defterine hesaplasiyordu. hesap ağırdı, hesap kabarık.  topla çıkar sonuç vermeyen işlemlerden işte . 

nfs

nefessiz bırakıyor bu yalnız geceler. sokakta yere oturmuş, sırtım hiç tanımadığım bir duvara dayalı.üzerimdekiler bana ait değil, içimdekileri toplayıp çıkarıp bir sonuç bulamıyorum. günlerdir uykusuzum geceleri… zihnim sağlıklı düşünme sinyalleri vermiyor artık. ne hava rahatlatıyor, ne su, ne de toprak… ruhum ve bedenim yorgun. bu ay beni bitirdi. bu ay beni, bedenimi, ruhumu benden aldı.

tadını unutur oldum sevdiğim şeylerin. zihnim bir boşluk silsilesi, adeta içi geçmiş bir karpuz. biri elinden düşürse de yarılıp ortadan ikiye, böceklenmiş içimi bir boşaltsam diyorum. bir yokolsam ve hiç olsam. gelmek istediğim seviye nirvana. ben, mevsiminde tüketilmemiş karpuz, nirvanaya ermek istiyorum. 

bu ay köpek ayı. bilir misin bilmem! bu ay benim zıtlık ayım, kalemde penaltıyı gördüğüm ay. bu ay kafamı koyduğum yastık düşman kalesi. ruhumu karşı takıma sattım. arkamdaki duvarda ‘şeytanla pazarlık yapılmaz diyor’. otura otura, böyle bir gecede, böyle bir duvarın önüne mi çökülür,sırt dayanır? günlerdir süregelen kararsızlık sonrası, ben artık benim bu döngüyü kıramayacağımı kabul edip, oturdum yine yazıyorum. yazdığım uykumu satış hikayem. yazışımın sebebi içi geçmiş karpuz kafam. gecikme sebebim, yalan değil uyuyabilme umudumu yitirmemiş olmamdı.

biraz sonra, çok yakında ezan okunacak. ve ben bu günün de sabahını çıkarmış olucam. anlamadığım bir dilde, içime huzur çökecek sözleri uyandırmayan bir dilde, kaçıncı gün diye soracağım. bu ikiye bölünmüş ruhum kaç gündür uykusuz!

Infinity

Within Lights, particulation  starts… and when the Lights are Gone,  Experience the nothingness…

Dots turn to be a union of the universe… Everything starts TO be one of the parts of a million of Dots combination. Every  outline starts  to dissapear.  Like the miracle of  northern lights.  You feel TO be one.  This is infinity.

Beklemek 1 ömür artı 1 gün.

Uzun zamandır bekliyorum. Seni ve beni. Beni ve seni. Aslında uzun zamandır beklediğim ‘bir beni seven sen’. Seviyorsundur eminim, kendince, sevginin sana yeten kadarıyla. Ben neden mi unutuyorum her seferinde sevildigimi, neden mi yalnızlık daha ağır basıyor.

İşte bilmediğim bu…

Devamını oku

ben bir şey yaptım bana, kimse üzülmesin diye!

belli ki bir şeyler sarpa sarmış ve ben uyuyamıyorum. 

bil ki uykusuzluk sabahın demini bulur. ağırlaşır demliğimin dibindeki tortu ve ben sızar kalırım.

kuşun uykusu bana, ben kış uykusuna…

unutmaya çalışma uykusuna!

bil ki odadaki oksijen yetmez bugün bana,

-5 derece olsa hava cam açık, üstüm açık pencere önünde sofa da

yetmez benim uyumama, oksijen doldurmaz ciğerimi,

soğuktan düşmez burnum.

yattığım uyku, uyku değil bugün! beynim uyumaz.

bugün bir şey oldu. cümlemde, nefes alışverişimde gizli.

nefes alıp veremeyişimde.

bir şey yaptım ben! ben bana yine bir şey yaptım. ve oturuyorum tek başıma.

oğluma.

varlığının ve yokluğunun bana kattığı bin değer var. yokluğun gün be gün beni büyütürken, sensizliğinde tekrar tekrar öğrendiklerimin sayısı tahmin edilemez boyutlara ulaştı. bu senin yanındayken alamayacağım bir ders oldu benim için ve en önemlilerinden biri de bazen bırakabilmek daha da yüceleştiriyormuş sevgiyi. benim güzel, minik ve eğlenceli oğlum. seni çok seviyorum ve çokta özlüyorum.

haberci kuş

bir gün. 

bir kuş geldi ve bana dedi ki 

”gökyüzüne bak hadi, kafanı kaldır. ”

bakmadım. dedi ki,

‘çok vaktimiz var ama  çokta kaybettiğimiz zaman var. kafanı kaldırıp gökyüzüne bakmayı unuttun nicedir. sayısını ne senin, ne de benim bilebileceğimden çok yıldız var. beni sana gönderdiler. dediler ki ‘artık içimizden birini seçsin ve artık tutsun nihayi dileğini.’ ben de sana geldim. hadi kaldır kafanı gökyüzüne.!’

ben kafamı kaldırsam, tutacağım dileği bilemedim. kafamı kaldırabilsem birini tutabileceğimi bilmem. en zoru da dilime düşünce kalbimden dileğim, gerçekleşmemesinden korkum öyle çok ki… benim umutlarımı, dileklerimi ne zaman aldım kendi elimden, ne zaman gerçekleştirebilecekken inancımı soldurdum.

desem ki ‘ben artık ne istediğimi bilip, onu gerçekleştirmek istiyorum. dileğim budur!’

‘bu mudur dediler!’

‘bu dedim. ‘ gittiler.