Güç, elinde tutulabilen, sözle kesen bir şey midir; taşla ezebileceğin bir baş mı yoksa paylaşan bir el midir güç? Son zamanlarda karşıma çıkan çok değerli bir cümle var güç ile ilgili ‘nezaket içinde kalabilecek kadar güçlü ol’ ‘be strong enough to be gentle’. Söyleyeni araştırdım sonra, eminim ki daha öncelere gidiyordur kökeni velhasıl şu bizim ‘Optimus Prime’ı seslendiren Peter Cullen’dan bana uzanan ve bu yazıyı yazmama vesile olan başlangıç işte bu. 

Araştırken benim Optimus Prime’ın kollarında düşündüm, bana sarılan mekanik bir kucak, istese un ufak edebilecek bir güç, bir robot aslında. Ama diğer taraftan erdemleri olan bir varlık. Amacı dünyayı istila edip yoketme amacıyla saldıran güçlere karşı koymak. Ne kadar benziyor  mikro ve makro gerçeklikler değil mi?



Güç ve erdem, üzerine çıktığım bu yolculuğun sanki çeperini çiziyor gibi. Gücü beş duyuyla algılayabilirim insan bedenimde. 


Mesela duyabilirim, bir fırtınayı, büyük bir çarpışmayı, bir yıldırımı, bir çığlığı. Gücün sese dönüşmüş halidir bu vuruşlar, bariton ve çok hızlı bir vuruşla iner; aydırır bizi, uyandırır. Düştüğü toprak, başıma ne geldi demez. Yanan ağaç bir hiç uğruna telef oldum demez. Gücün erdeme dönüşmüş  hali, sessiz olanları da duyabilmektir, sahip olduğunu bile bile sessizce bekleyebilmektir, o sözü söylememektir; iyiliğinle dövmemektir mesela ince olan noktası. Zalim olup, zulüm değildir en kırılgan olduğunda vurmak değildir mesela. Sahip olduğun güçle sarıp kollarının arasında boğmakta değildir. Elle tutulmayan, görülmeyeni salıvermekte değildir; bir barajın kontrolsüz biçimde kapaklarını açıp boşaltması gibi, sular altında bırakması gibi çevresindeki nice yaşam alanını. Güç sarmak değildir, bazen özgür bırakmaktır; salıvermektir senin içinde patlayacak olsa bile. Yani bile bile öleceğini bilsen bile bu fazlalığın içinde. Giydiğim, kullandığım, oturduğum değildir, ne de sesimi bıçak gibi kullanmak. Ayırmak değildir, birleştirebilmektir acı da olsa, kabul edebilme erdeminde kalbi zihinden ve mantıktan ayırmamaktır. Yargı değildir mesela, yergi de değildir. Hangi uca gittiysek, diğer ucun varlığını bilebilmektir. Söylenmeyeni duymak, duyulanı kalpte tartmaktır. Güç tevazu ile sahip çıkabilmek, ama varlığını göstermemektir erdemlinin davranışı. Zulüm değildir yani.


Ne öğretiriz bizden sonrasına, onların akıllarında nasıl kalır hak, hukuk. Biz bize dokunmayanı nasıl izlediysek bizlere de yapılan bu olacaktır. Güçten yoksun erdemler de etkisiz eleman gibi saha da yok olup gideceklerdir. Kalbin duyduğunu dile getirmek, dile getirilebileni göstermek lazımdır. Yoksa bıçak gibi, bir kenar kör kesmez; öteki kenar keser biçer. Bir ucun olduğu yerde hep diğer bir uçta olacaktır. Uçurum ve düştüğün zemin gibi, gece gündüz gibi. Özelliklede uçlarda bu keskinlik artacak ölümcül sonuçlar doğuracaktır. 


Bir şiir gibi Oscar Wilde’ın ;


Oysa herkes öldürür sevdiğini,


Kulak verin bu dediklerime,


Kimi bir bakışı ile yapar bunu,


Kimi dalkavukça sözler ile…


Kimi bir bakışıyla yapar bunu,


Kimi dalkavukça sözlerle.


Korkaklar öpücük ile  öldürür…


Yürekliler kılıç darbeleriyle.



Kimi gençken öldürür sevdiğini


Kimi yaşlıyken.


Şehvetli ellerle boğar kimi


Kimi altından ellerle


Merhametli kişi bıçak kullanır


Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur


Kimi yeterince sevmez kimi fazla sever


Kimi satar; kimi de satın alır


Kimi gözyaşı döker öldürürken


Kimi kılı kıpırdamadan


Çünkü herkes öldürür sevdiğini


Ama herkes öldürdü diye ölmez.


Yani diğer duyuya geçiş, GÖRÜLMEKte olan sonuçlar; bir futbol maçında ama dengesiz iki tarafın karşılıklı oynaması gibidir. Bir kısım taraftar gönülden bağlıdır; diğeri sistematik güçle hareket etmiştir. Yenmek yenilmek değil hikaye, ne de ezilen çimler. Sahne yanlış; sahnenin izleyenleri ve zorunlu piyonlar yanlış kalır.


Erdem susmak değildir velhasıl, ama güçte kesmek değildir. Özellikle de sahip olunamayacak canlarla ilgili. Sır atlarına binmiş onca can, tar ve taraf olmak durumunda değillerdir. Bilinenle, yapılanın arasında yüzde yüz emin olsak bile, durup sormak demektir. Gücümü nezaket içinde kullanıyor muyum diye. 


Erdemin ölümü olmaz; gücün de tükenmesi, ta ki


Iki kenar tuttuğu tarafları bırakana kadar. Olayın en sonuna gelip baktığımızda, ne görürüz bizler, bizler neye sahibiz; aslında neye sahip değildikte öyleymiş gibi davrandık.


Adalet kavramına giden yol işte bu yüzden çok zorludur, hele de bu kadar uçlara ulaştıysak yolculuklarımızda. Erdem erdemleri için ölebilecek ve güçte bu kadar keskin bıçaksa. Yani aslında özetle, yazının başındaki, büyük robotun insancığı sarması gibi, aslında hiç bir şeyin olmadığı ve illüzyon olan bir sahnede, sinema koltuklarına oturtulmuş çocuklarızdır. Kimden ve neyden, hangi gözlüklerle bakıyoruzdur, izlediklerimizi hani mana alemlerinde anlıyoruzdur. Durduğumuz yerlerde ne ile bekliyoruzdur sorusudur aslında, kılıç kalkanla mı; olduğun gibi olağan akışında mı? Hangisi daha az üzer, hangisi daha az acıtır, hangisi doğrudura değil; hangi noktada uca gittim sorusunu sormaktır. Çıkmaktır yargı salonlarından, özgür bırakmaktır çoluğu çocuğu yürüdüğü bahçelerde; aynı olmaları gerektiği gibi en doğal hallerinde. Görmektir yani.


Peki tat aldığımız, birbirimize dokunduğumuz gerçeklik nerede? Biri yakarken, ya diğeri öylece izlediyse. Güç korumak için, erdem iki taraftanda yaralanmasınlar diye sustuysa. Ya ortada kalan, işgal altındaki topraklar önce sese yani depremin küçük vuruşlarına; sonra gerçek hayata dökülen yığınlara baktığında; ya artık dokuncak, ucundan tutacak bir şey kalmadı derse? Ya ölürlerse yaşamalarının en güzel zamanlarında, ya susarlarsa ya en sevdiklerini kaybettiklerini düşünürlerse, ya da çıkarları için daha tam olgunlaşmamış zeminlerinde mecburi seçimler yaparsa ne olur? Ya donarlarsa içlerinde, zamanı durdururlarsa ve o yaşta büyümek zorunda kalırlarsa? Kalplerindeki bu soğukluk, onları ya sağduyusuz yaparsa. Büyük resmi hiç bilemeyiz velhasıl, kabuller ve izlemlerle devam edebiliriz.


Bütün duyularımız kaybolsaydı bile, kokusunu alamaz mıyız sevginin, güvenin ve erdemlerin, sadakatin değerini anlamlandırmaz mıydık? Bir krallık olsa hangi duyu olmadan idare edilebilirdi, kör bırakmak değil midir bu, dilsiz bırakmak? Hangi değer uğrana krallar savaş açmıştır, karşılarında duran yok olacak bile olsa, orada kalan kabileye? Birlik ne zaman bencillik olmuştur, hangi narsist lugatta, bir toprak uğruna, bilgeliği yok etmek vardır.  


Kral çıplak kalır mı hiç? Ya görmek için bu da gerekiyorsa? 


Ve her iki kenarında birbirini görmesi için, yaptıklarını görmesi için büyük resme bakması, savaşlar yüzünden yitip giden toprakları görmesi gerekiyorsa. Meteor düştü büyük bir sesle ve bütün yaşamı öldürdü düştüğü yerde görünen resimde, inanılmaz bir yanık kokusu; bir anda gitti hayatın kokusu. 


Kötü iyinin, iyi kötünün karşısına çıkmaz. Neden peki?


Bir taraftan soyunup, diğer taraftan da çıplaklıktan utanmamaktır, altında yaralarımız var diye. Korkularımız var diye. Acılarımız var diye. Kanamaktır yani; yaralanmış geçmişlerimizin konuştuğu yerden. Neden sustuk?



Güç bizi koruyacaktır, bunu öğrenmiştik ya; erdem sessizdir, susar konuşmaz ya!!! Nerede çevrendeki mutlu insanlar, nerede varolup nerede sustular. Neredeler ve ne zaman  seslerini duyamaz hale geldik… Erdem, güç ve adalet çöktü, bir daha hiç kurulmayacaklar.


Adalet ne zaman delalete döndü? 



Bu kadar incelikle yaşamaz değil mi insan; ama emin olalım bu kadar kabalıkla da yaşamaz. Erdemli bir güç, hepimizi bir arada tutmaz mıydı? Dürüstçe kalpten bir özür bu kadar yaraya sebep olur muydu?



Güç, Erdem ve Adalet


Çocuklara verilebileceğimiz isimler olur muydu?





Yorum bırakın