zamanın akışta…

zamanın peşinde birileri var. ya kaçıyor ya da saklanıyor birilerinden…

onun bazen de sadece durduğunu söylüyorlar, bence bu hikaye sadece çöl için geçerli olsa gerek, ya da uzay boşluğu ve belki de Marsta.  ne bileyim işte hiç deneyimlemedigim o zamansız anların birinde olsa gerek. uçaktan atlarken veya bir kuşun kanadında uçarken de olabilir. yani en durgun, en kabullenmis veya nefesinizi kesecek anlardan biri olsa gerek, derinde… belki de işte bu anlar hayata devam edebilmek adına küçük esler olsa gerek.

zaman bazende tamamen hızlı …son süratle akan bir trenin kompartimaninda, açılmayan herhangi bir camı açabildiğinizi düşünün ve kafanızı dışarı çıkarın. içeri geri döndüğünuzde saçlarınız bembeyaz olmuş.  yüzünüzde hiç tanımadığınız çizgiler var. Siz, hiç kendinizi görmediğiniz ve duyumsamadiginiz gibisiniz. Kendinizi tanımıyor olmanız  da olası bu durum için. 

ve bazen de çok yavaş.  cevaplar ve sonucları beklerken mesela… meditasyondayken ne bileyim. aşıkken ve karşılıksızken.  ödeme beklerken ve de ölümü . askı da beklerken yani…
peki diğer anlar nasıl oluştu? yavaş geçsin derken hızlı; hızlı akarken biraz yavaşlasa dediğimiz anlar. hatta dursun yeter artık dediğimiz anlar.
İşte şu an ve dakika itibariyle hissettiklerim bunlar. zaman, bu gece çok hızlı!cok yavaş! bu gece, ben çok yakınında ve cok uzağındayım kendimin. bu gece, çok soğuk ve cok sıcak içim. aynı rakı boğazından geçerken bıraktığı acı gibiyim bu gece. bu gece hem evimde, hem uzaydayım. bu gece ben, ben değilim.
zaman bugün benim içimden böyle akıp geçiyor.

Her iki ada arasında, birbirini gören, birbirine bakan bir nokta var. Işık içinde. Ve bir yol  biliyorum, anılar ve  anlardan oluşan bir köprü. Şu an bütün yazdığım, sadece hiç unutmamak için…

Keşke kokuları içine koyup, ne zaman ihtiyacimiz olduğunda çıkarıp hatırlayacağımız, kalbimizi yeniden hissettiğimiz kutular olsa…
İçlerine o kokuyla beraber, o an tüm hissettiklerimizi de depolama şansımız olsaydı eğer; her anı, sonsuza dek taşınır mıydı ceplerimizde? Yürek bu kadar fazla alınan oksijenden çatlar mıydı, zira alışık değil ya bu kadar sevmeye, sevilmeye?

Ve kutuya depolanacak anılar için bir prensip olsa mesela! Aşk olsa, dostluk, destek, sonsuz sevgi, güven, ilk heyecanlar, hayatımızdaki enler, sonsuz hissettiğimiz anlar mesela… Ve gülüşler. Unutmayı hiç istemediğimiz zaman aralıklarını da depolansa canlı yayın gibi, ne zaman istesek, su gibi aksa içimizden…

Mesela her akşam uykuya o anılarla  dalabilecek kadar şanslı olsak. Yastığa yorgana yükleme programları olsa kutuların, dolum süreleri, yeniden yükleme için kullanım aralıkları. Son kullanma tarihine kadar tepe tepe kullansaydık mesela!

Artık hiç yalnızlık kalmayacağını bilsek bile, içerikleri önemsenmeksizin bazılarınımıza damardan verilseydi bu kutular. Hiç bırakmak istemediklerimiz, bırakmak zorunda olduklarımız olmasaydı!

Burada hiç yapılmamış, defalarca kelimelere dökülse bile, asla, hiç depolanmamış kutulardan bahsediyoruz. İnsan sadece beynine hapsediyor o anları,   kamera doğru açıdan yaklaşmış ve  yeterince ışık almışsa; anılar her iki taraf içinde hep canlı kalıyor.

Sabah karanlıkların içinden doğuyor yine. Sesler sadece en kabul edilebilenlere ait. Kendi içinde, ritimsiz, uyumsuz ritmi oluşturuyor. Ait olmadığı bir kutu da yankılanırken ve sadece gürültü olabilecekken, şu an sanki sonsuz bir senfoni gibi… Gün, ışığını, geceye teslim ettiği her gece devam edecek bir senfoni!

Işıklar sızmaya, renkler değişmeye başlıyor şimdi.  Insan yapımı ses uğultuları,  gürültülere dönüşüyor; en doğal olana ait ses daha az duyulur oldu şimdi. Yeni bir gün için ritimsiz ritm başladı. 

Gün doğdu ve yarın oldu. Ses çoğaldı. Gözümüzü kapatınca tasarlandı senfoni ve açınca gözümüzü, birşeylerin arasında, içinde kaldı. Birbirinin içinde erimedi harflerle oluşan sözcüklerin tınıları. Anlamları farklı olunca da; senfonide de sık sık es’ler oluştu. Her durakta bir mola verildi. Silinip giden notalarla beraber yeni ritmi oluşturmaya çalışan, yeni bir devinime girdik. Tekrarlar, es’ler ve aksak ritim içinde, kendi sesimizi duymak için durduğumuz da en çok kendi sesimizden korktuğumuzu farkettik. Notalar, herkesin bildiği notalarken; aşk ile yakalanan ritmin pesinden koşmaya kalktık. Bütün hayatımız boyunca peşinde koştuğumuz senfonide, sadece bir cümleyi yazmak, ne kadar yetersiz, ne kadar insana özgü geldi…

İnsan,
Şu an bıraksan herşeyi, tekrar uykuya dalınabilecek ritim geri gelecek. Ezberleyip su gibi akana kadar gece içindeki senfoni, geceleri pencereni sakın kapatma!

horozlar ötmeden uyumam ben!

Gündüz ve gece arasındaki en büyük fark derin bir uyku olabilir çoğu insan için. Ertesi güne tekrar zinde başlayabilecek bir dinlenme hali, sonrasında sabahtan aksama ister yoğun, ister orta, ister hafif geçen ufak koşuşturmalar… İşin ne, tanımın ne olursa, yaşın kaç olursa olsun, 24 saatin tanımını oluşturacak her şey ve her kimse için geçerli durum bu.
Peki ya gündüzün işte bizim kendimizce tanımladığımız ‘eh işte’ ayarını geçmediysek ve kendi koyduğumuz başarı çıtasını aşamadıysak… İşte, beklenmedik anda kendi sahanızda bir gol sayın oyuncu. Eh tahmin edin ki, kalan kısa zamanda, yani akşam, bari sevgi kotamızı dolduralım da rahat edelim sonuç versiyonlarından sadece biri. *2-1 durumu. Aman kimse bana dokunmasın da yalnız takılayım bir başkası. *1-1 durumu, son dakikada atılan gol yalnızca bu. Bir de *0-1 durumu var. Ara bilgi: Dikkatimi çekti tekrar okurken, hayata hep bir puan  vermişim, malum  futbol maçı için 0 puan mücadelesiz gün geçirmek sadece.
Ve bu *0-1 durumunda…Dikkat! Kafan dolmaya başlar o sözde uykuda, uslu uslu uyumayı kabul etmez beden. Gecenin bir yarısı sızılarla uyanırsın ve sürpriz! Artık beden için, sabah ezanı duymadan (olmazsa olmaz deyimidir bu uykusuzluğun) uykuya düşmeye çalışması kaçınılmaz olur…
Ve en basit tanımıyla;
Stresi vücut kendi tanımlarken, stres etkenini sakinlestirecek bir kişi, bir ilaç, bir papatya çayın yoksa yakınında. Kendin de zaten bu konu da müthiş  başarısızsan. İşte o zaman, gündüz ve gece arasındaki farka nail olamıyorsun canım.  O koca 7gunx24saatx32hafta tanımsızlaşıyor. Çıtayı koyan sen olduğun halde, çıta daha derin bir yalnızlığa çekiyor seni.

Eh bi de benim gibi,

yalnızlıktan ödün bokuna karışıyorsa, en büyük korkun işte o derin sessizlikte çıkageliyor. Gece gözlerin kapanınca, alttan alta veriyor gazı. Sonuç üstadım: Yalancı uyku da gidiyor. Gece ne yapılır ey arkadaş, gece ne edilir? bildiğin mi var! Keşke gündüz işleri gece de olsa. Özgürce  çıkabilsek dışarı, kafanın içindekilere en uzak mesafede kalabilsek. Keşke daha çok televizyon izleyip, daha çok papatya çayı içmekle sorun morun kalmasa… 
Papatyaların tükenmesi dışında. Ayy bana ne tükenmekte olan papatyalardan şu saatte!

Mesela ben çift kişilik yatakta uyanınca zorlanıyorum en çok,  yani yatakta boş kalan alanlar daha da batıyor gözüme. Gece gece ne göz benimki de 🙂 Tek kişilik, kafi bir yatak lazım  rahat bir uyku için.
Ya da oğlumla okulun bize verdiği uyku saatinde uyumak için bütün gün kardiyovasküler çalışma da iyi gelebilir yatağın boş tarafına! Papatyalara özgürlük!

Su an mutluyum ve yalnızlıktan kurtuldum. Uyku bile gelmeye başladı,  saat sabah ezanına yaklaştı yine olsun. Gülerek uyumak, gülümsemek, kalbin yeniden sevgi ile dolması.  *1-0 durumu yani. Kendim başardım, hu huuuu 😄😆😘

Hadi size de kolay gelsin, iyilikler;)